Cibrail Düzlemi

Sıcakkanlı olmanın, cömertliğin, konukseverliğin iyi şeyler olduğunu düşünüyorum. Bir yabancıyla sohbet etmek epey eğlenceli. Sohbetin başında tarafların çeşitli kodlar yoluyla birbirini tartmaya çalışması, alt anlamlı cümleler, merak alışverişi... O dinamizmi seviyorum. Gevezelik, mümkün olmayan bir samimiyetin onuncu saniyede talep edilmesi, ''ye ye, iç iç'' benzeri yapışkan ısrarlar için aynı şeyi söyleyemem. Belki de denyonun tekiyim idk.

Bir yabancının köyüne gitmek, bir diğerinin kapısını çalmak sık yaptığım şeyler değil. Bahsettiğim sebeplerden ötürü, Midyat'ın birkaç köyünü Google'da arattığımda rastladığım ''Çok misafirperver insanlar.'' ''O kadar canlar ki...'' türünden yorumlar beni bir miktar ürkütmüştü. Kendimi hazırladım. ''Bizim köy dünyanın merkezidir.'' gibilerinden sözlere ve anlatılara karşı toleranslı olmayı da edebin bir gereği olarak saydım. İtiraz etmenin aptallığı bir yana, bunu yapmak için fazla çekingen bir mizacım olduğunun farkındayım. Yine de sohbeti manipüle edebilir, olağanüstü sıkıcı bir nutku, eğer doğru soruyu sorarsam yarıda kesebilirdim. Bir cılız girişim dışında nutuk çekene rastlamadım, bir tanesi dışında sıkıcı bir diyalog da hatırlamıyorum. ''Bitse de gitsek.'' duygusu sadece bir sohbet esnasında kendisini hissettirdi: Bir home museumda.

''Somut Olmayan Kültürel Mirası Koruma Müzesi'' oldukça affili bir isim. Karşılaşıp da yola devam etmek mümkün değil. Zaten sokaklarda rastgele dolaşmaktan başka yapacağımız bir şey yok. Saat 10-11 sanırım, ama yorgunluğun etkisinden mi bilmem sık sık 3-4 zannediyorum. Girişe, kapının yanına çivilenmiş uzun bir 'tabelayı' önce okuduk, sonra ev sahibi bizi görene kadar okumaya devam ediyor gibi yaptık. Çok beklemedik, kısa bir süre gözlemlendikten sonra içeri davet edildik. Resimler ve mitler, Avesta, köylerden toplanan, bir kısmı kimliği belirsiz eski fotoğraflar... İlgi çekici bir mekan. Amca* sorularına başlıyor. 'Nerelisin?', 'Ne iş yaparsın?' türünden sorular sohbet bir an önce başlasın diye hızlıca cevaplanıyor. Cevaplar sorana açar verecek şekilde tonlanıyor. Amca raftan aldığı bir kitabı eline alıp son sayfasını açıyor, kitabın kapağını ters çevirip bana uzatıyor, okumaya başladığımda uyarıyor: ''Sesli oku sesli...'' Ne okuduğumu pek hatırlamıyorum. Adıyaman'a giden sevgilisi son bir mektup-şiir yazmış sanırım. Kapıda asılı olanın aynısı... Neyi, nasılı soramadım. Şiir biterken iç odaya gitti. Döndüğünde gündemi bambaşkaydı. Biraz daha etkilenmiş gibi görünseydik sanırım devamı gelebilirdi. My bad.

Duvardaki zerdüşti motifleri sormak tam anlamıyla yanlış tuşa basmaktı. Söz bütün medeniyetlerin 'buralardan' doğduğuna, hepimizin tanrısının bir olduğuna falan gelince ayılır gibi oldum, bir monoloğun ortasında olduğumuzu anladım. Ecnebinin birine doğu kültürlerinin yunan kültüründen daha mühim olduğunu söyleyince adam şok olmuş. Küçümseyen bir alaycılıkla anlattı. Ürettiği şarapların ecnebi tarafından yeterince sert bulunmamasına da aynı sırıtışla değindi. ''Sen ne içersin peki?'' diye sormuş, ''Tekila!'' cevabını almış. ''Bizim şarap tabii ki hafif gelir.'' dedi. Cümlelerin sonunu beklemeye, bunalmaya başladım. Neyse ki uzatmadı. Şarap ikram etmek istedi, biz sadece teşekkür edince bir South Park sessizliği oluştu. Evet mi, hayır mı? Anlaşılmadı. Çekindiğimizi düşündü. Haklıydı. Üsteledi. Tuhaf... Yapışkan ısrar iyi hissettirmişti. Oturma odasına, ordan da bir diğer iç odaya buyur etti. Mekanın, ailenin geri kalanı için de ev olduğunu o an fark ettim. İçeri girince çocukla tekrar göz göze geldik.

Biraz 'değişik' dedem yüzünden, evime günün her saati yabancılar girse, olur olmaz zamanda yaşam alanımın ortasından birileri geçse dedemi boğma planları yapabilirdim. Müzede yaşamak bir çocuk için berbat bir deneyim olmalı. Senin için sıradanlaşmış, bambaşka anlamlara, anlara bürünmüş nesnelere birilerinin ''Ayy ne güzel ne güzel.'' diye ayılıp bayılmaları, kutsal bir mekanı geziyormuş gibi abartılı tavırları, seni sevimli bulmayı bir görgü kuralı saymaları vs... O vücudun ritmiyle çekilir dert değil. O esnada babası saat tamir ediyordu. Nedenini kahkahalarla anlattılar, bir şey anlamadım. Amca şarapları ikram etti. Teşekkür faslı uzayınca ''Hayatta her şey kolektif, asla bireysel olmayacaksın.'' dedi. Hala canlı bir sinirime temas ettiğini hissettim. ''Her ne güzel şey varsa kolektif...'' diye devam etti. Yine sıkıldı içim. 'Sarhoş ihtiyar sayıklıyor.' diye düşündüm. Küçük şehirde, köyde kolektivizm övgüsü duymaya şaşıracak kadar aptal değilim. Yine de; köyde açtığı müzeyi, 'köy yerinde yürümediği' için şehre taşıyan bir adamı daha 'enteresan' hayal ederdim. Kızdım. Her nedense, somut olmayan kültürel mirasın kökenine dair aynı fikirde olmayı beklemişim. Soyut mirastan, kolektif hafızadan anladıklarımız farklıydı.

Belki biraz Seyfo'dan konuşuruz diye ertesi gün Aynverd'e gideceğimizi söyledim. ''Gülgöze güzeldir. İlerisinde yezidi köyleri var, oraları da gezin.'' dedi. Yardıma ihtiyacımız olursa diye telefon numarasını verdi. ''Kim vardı ya oralarda tanıdığım?'' diye hafızasına kızarak söylendi. Vedalaştık. Uğurlarken ''Sokağı bitirince sola dönün, ordaki evin duvarlarında hala kurşunlar duruyor.'' dedi. Anlamıştık ama ekleme ihtiyacı hissetti: ''1915'ten kalma...'' Gitmeden lafı tekrar Seyfo'dan açacak oldum, pas vermedi. Konuşsa ne derdi? Belki ''Kardeşim gücü elinde tutanın, tutmayanın boğazına sarılması, malını yağmalaması, kadınını kaçırması vs. eşyanın tabiatının gereğidir. Tarih kadar eski, sayılarını tespit edemeyeceğimiz kadar sık vuku bulan bir gerçektir. Bunu bir gezinin temasına çevirmek cehalet ürünüdür.'' diyebilirdi. Ya da belki ''Farklı kültürlerin ortak mirasımız olduğunu vurgulamak için tasarladığım bir mekanda, üzerinde tepinmeye değer gördüğünüz acılarla beni rahatsız etmeyin'' diye çıkışırdı. Haksız da sayılmazdı. ''Bu hatıraların ne yararı var, ne sağlıyor?'' sorularını sorabilirdi. Ben ne derdim? Fi tarihinde Aynverd'i kuşatan gerçeğin bugün hala atan bir damar olduğunu, o ikonlaşmış benzer hatıraların bugünü şekillendirmeye devam ettiğini görmezden gelemeyeceğimi, bu gerçeğin Tr çölünün kültürel sac ayaklarından biri olduğuna inandığımı söylerdim. Bu arada gezimizin teması da Seyfo değildi, bunu söylemek abartı olur. Ama kolektif hafızanın ne zaman değer, ne zaman bagaj olduğu; Aynverd'de yaşamakla, herhangi bir hafızasız Tr memleketinde yaşamanın hangi inceliklerle birbirinden ayrıldığı düşünmeye değer bir konu. Hakikatin farklı düzlemleri olduğunun farkındayım. Aynverd hatırası hangisine denk düşer, onu merak ediyordum. Kolektif hafıza mı, bagaj mı? Sezmeye çalışacaktım.

300 metre ya yürüdük, ya yürümedik. Amcanın tarif ettiği yere ulaştık. Sahiden de taş evin dış cephesi mermi izleriyle doluydu. Oyukların çoğu pencerelerin etrafındaydı. Kıyıda köşede bir ara mahallede, izole bir alanda falan da değil. Tam olarak eski şehrin giriş sokağı. Fotoğraflar çekip, neden bu binanın bu manzarayla varlığını sürdürdüğüne dair biraz akıl yürüttük, birkaç beylik laf ettik. Kolektif bellek falan deyince pot kırmış gibi hissettim. Golü yedim. Tekrar caddeye çıktık, oturacak bir yerler bakındık. Sanki yeni bir mekanla karşılaşacakmışız gibi gecenin bir saati Çorum'un tek caddesini arşınladığımız günler aklıma geldi. Bir yer bulmak bu kez uzun sürmedi. Biraz oyalandıktan sonra otele döndük.

***

14 saat sonra Aynverd uzaklardan görünmeye başladı. Başka bir yere geldiğimizi anladık. Başta kimseler yoktu, kilisenin etrafını kuşatmaya başladık. Muhatap ararken bir apartman inşaatına yöneldik. Tam hatırlamıyorum; üç ya da dört katlı bir bina yapılıyordu. Midyat köylerinde iki katı aştığını gördüğüm tek binaydı. Otelin karşısındakini saymazsam, gördüğüm tek inşaat. Kilisenin anahtarı -sonradan öğrendik- inşa halindeki evin de sahibi olan D'deymiş. Onu bekledik. D çok gecikmedi, kiliseyi gezerken sohbete başladık. Tartıldığımız esnada kilisenin tarihini, teknik detayları öğrendik. Kilisenin duvarındaki Birinci Dünya Savaşı'ndan kalma mermiler, sohbet ilerleyince Seyfo'dan izlere dönüştü. D, katletmenin yanlışından, kardeşliğin öneminden falan söz etti. Seyfo'da sırf cana kıymak günah olduğu için nefsi müdafaada bulunmayan yarı mitolojik kimselerden bahsetti. Dünyanın en basit, en evrensel etik prensiplerini kültürlerinin bir motifiymiş gibi anlattı. ''Yazık...'' diye bitirdi. Bıdı bıdı konuştum, D'nin sözlerini eklemeler yapmak, sorular sormak için zırt pırt böldüm. Hiç rahatsız olmadı ya da öyle göründü. Tekrar bahçeye çıktığımızda D'nin oğlunu bankın üzerinde uyurken bulduk. D'ye küçüğün adını sorduk. ''Cibrail.'' dedi. ''Gabriel yani?'' dedim. Bir şey ima ettiğimden değil, dümdüz zevzeklik. Rüyasında bir takım zatlar, çocuğunun adını Gabriel değil, Cibrail koymasını söylemişler. ''Bir iki kere olsa belki koymazdım, tam üç kere gördüm aynı rüyayı.'' dedi. Bazı açıklamaları hayatınızda 4798. kez yapmanın mekanikliği vardır ya, o şekilde söyledi. Ahaliden kendisine yönelen tenkitlere de aynı cevabı veriyormuş. Bu kez kale-kilisenin arka cephesindeki mermi izlerini gösterdi. Bu izlerin Midyat'takilerden farkı; kimi mermilerin hala yerinde duruyor oluşuydu. D, yukardaki küçük odayı ve fi tarihinden kalma işlemeleri gezdirirken değinmişti: Kiliseyi yüz yıl önceki haliyle muhafaza etmeye çalışıyorlardı. Birkaç saniyeliğine mermilere dokunup, hayal gücümü bufflamaya çalıştım. İnşaatın sesi izin vermedi. Cibrail uyanmış, babasının dizine yapışmıştı. D, az ilerdeki Ezidi köyünü görmemizi önerdi. Teşekkür ettik, vedalaştık. Biz arabaya dönerken, Cibrail babasıyla beraber inşaata yürüyordu.

Ezidi köyü diye bir köy yoktu. Bir tane tepeye kondurulmuş birkaç yapı ve yanında birkaç harabe. Büyük olanı ilerdeymiş, oraya gitmedik. Bir amca ve teyzeye misafir olduk. Yemek yedik, çay içtik. Birkaç kelime Kurmanci öğrendim. Bu köyde tek başlarına ne yaparlar? Nasıl geçinirler? Bombalamaya başladık. Kışları 'mecburen' Almanya'da yaşar, yazın köylerine dönerlermiş. Köyde kendilerinden başka nerdeyse kimse kalmamış. Duvardaki Mâlâ Berivan yazısını sordum. Berivan'ın evi demekmiş. Küçük kızları şart koşmuş. ''Şingal'e gidiyor musunuz?'' diye sordum, pandemiye ve Barzani'ye sitem etti. Işid'i lanetledi. Sonlara yakın; köydeki harabeleri, yıkık dökük evleri işaret etti: ''Şu hale bak.'' dedi, göçten dert yandı. Amca hayıflanırken terk edilmiş, yıkık dökük evlere tekrar baktım. Orada bir geçmiş hayal etmeye çalıştım. Ih ıh, olmadı. Zaten bir şeyler anlamak istiyorsam hayal etmem gereken amcanın ne hayal ettiğiydi. Kök, toprak, nostalji değil mesele. Köy, amca için alternatif bir idealize evrenin merkezi. Terk etmeye mecbur oluşu onu kahrediyor. Torunları için durum farklı. Burası yıllar sonra gelecekleri bir hac mekanı olabilir ancak. Hoş bir anlatıdan öteye giderse bagaja dönüşmesi olası. Çok değil, yirmi yıl sonra köyden geriye bir şey kalırsa tabii... Sencer'i müzenin sahibi olan diğer amca aradı. Meğer tanıyormuş bizim amcayı. ''İsmimi söyle'' dedi. ''Şimdi söyle şimdi.'' diye üsteledi. Söyledik, diğer amca hatırlamış gibi yaptı.

Akşam olmadan yola çıktık. Dönüşte Cibrail'i düşündüm. Cebrail olmak yok olmak demek, doğru. Ama Gabriel'in de sınırları test edildi gibi. İsveç'teki torun için unutmak kaçınılmaz, gayet tabii. Peki Cibrail için büsbütün tersi geçerli mi? Cibrail'in unutma lüksü yok, kabul. Ama hapsolmadığı sürece... İkilemleri, hayatın farklı düzlemlerini düşündüm. Bir sonuca varamadım, bildiklerimi tekrarladım. Arada sırada bildiklerini hatırlamak, sağlamasını yapmak da büsbütün faydasız sayılmaz. Ha belki şunu söyleyebilirim yine de: D'ye rüyasında görünen zatlar vicdanlı ve akıllı kimselermiş. Hayır olanı konuşmuşlar. Üç kez zahmet etmeye değecek bir hakikatmiş dillendirdikleri. Allah onlardan razı olsun.


https://www.turkadlar.com/?c=&ad=cibrail

https://www.turkadlar.com/?c=&ad=gabriel


* Köylerde kuzu çevirten gezi programı gibi amcammm, gurban olurum geyiği yapmaktan ben de rahatsızım. Ama isim vermekten kaçınmak istedim. Tamamen kodlamak da bohem roman havası verecekti. Kb.


* Köylerde kuzu çevirten gezi programı gibi amcammm, gurban olurum geyiği yapmak istemezdim. İsimlerim tamamını ilk harfleriyle dlamak da bohem roman havası verecekti. Kb.

Yorumlar